Torunlarımızın Tarihi Eserleri

Türkiye’de tarihi eserlerin korunamayışı hakkında bir kaç yüzyıldan beridir devam edegelen tartışmalar herkesin malumudur. Aslında bu durum sadece Türkiye ile sınırlı değil ve bugün Avrupa ve Kuzey Amerikadaki müzelerde bulunan eserlere kaynaklık eden hemen her ülkede benzer tartışmalara rastlamak mümkün. Evrensel bir bakış açısı ile, kaynak ülkelerde kültür varlıklarının iyi korunmadığı ve bu eserlerin, kendilerini iyi koruyan Avrupa müzelerinde sergilenmesinin insanlık açısından daha mantıklı olacağı temelinde ilerleyen bakış açısının savlarını şu şekilde maddelendirebiliriz:

1- Tarihi eser ya da sanat anlayışı gelişmemiş Türkiye vb kaynak ülkelerde kültür varlıkları iyi korunmuyorlar ve definecilerin, hırsızların, soyguncuların hedefi haline geliyorlar.
2- Bizim gibi kaynak ülkelerde kültür varlıkları müzelere dahi yerleştirilseler, yolsuzluğa karışmış hırsız görevliler sebebi ile çalınıyorlar. (Karun hazineleri ve Resim Heykel Müzesinden götürülen karakalem çalışmaları bunun en güzel örneği-daha başka bir çok örnek de mevcut)
3- Halk ve kamu kurumlarında çalışanlar bilinçsiz olduğu için, inşaat çalışmalarında vs. çıkan eserlerin ya üzeri örtülüyor, ya da çeşitli heykeller duvar taşı vs. oluyor ya da üzeri asfaltla kapanıyor. (Bu konuda da bir çok örnek mevcuttur.)
4- Kültür varlıkları kaynak ülkelerde depolarda çürümek yerine Batı ülkelerinin müzelerinde bilim ve eğitim dünyasının hizmetine sunuluyor.
5- Yurt dışında bulunan kültür varlıklarımız, ülkemizin reklamını yapıyor.
6- Kültür varlıkları bir takım milletlerin malı değil, insanlığın ortak değeri olmalıdır.
7- Bu kültür varlıklarının Türkiye’de kıymetinin bilinmiyor, mesela müzelerimizi gezen sayısı çok az.
8- Kanak ülkelerde tarihi eserler terör örgütlerinin tehdidi altında.

Türkiye’de ve tarihi eserlere kaynaklık eden diğer ülkelerde bu şekilde düşünen kültür-sanata meraklı insan olduğu gibi, Avrupa-merkezci dünya görüşüne sahip Batılı bir çok kültür-sanat meraklısı da aynı şekilde düşünmektedir. Aslında bir ucu kaynak ülkelerde ve diğer ucu pazar ülkeler olarak adlandırılan Batı ülkelerinde bu ortak görüşleri paylaşan insanların arasında olan ve tıpkı onlar gibi düşünen üçüncü bir grup daha var: tarihi eser kaçakçıları.

Öncelikle yukarıdaki bakış açısına sahip olanların son derece yanlış düşündüklerini belirtmekte fayda var. Bir Avrupa müzesini, Amerikadaki bir müzeyi gezerken, koleksiyonlarında bulunan o yüzlerce Anadolu kaynaklı eserin nasıl olup da oralara gittiğini kafamızda tam olarak resmedebilirsek, durumun vehametini anlayabiliriz.

Meseleyi Türkiye açısından derinlemesine inceleyelim.

Türkiye’den kültür varlıkları hangi tarihlerde götürülmüş?

Türkiye’den götürülen büyük boyutlu eserlerin çok büyük bir kısmının 1850-1900 yılları arasında, Anadolu’ya sözde arkeolojik araştırma yapmak için gelmiş kişiler tarafından götürüldüğünü görüyoruz. Söz konusu yılların Osmanlı İmparatorluğu açısından son derece zor yıllar olduğunu, ekoniminin iflas bayrağını çektiğini ve bir çok büyük çaplı savaşla uğraştığını hatırlatmakta fayda var. Bu sözde arkeologlar, aynı zamanda çok ciddi bir şekilde siyasi nüfuzlarını kullanmışlardır. En son 1884 yılında Türkiye’den tarihi eser çıkarmanın tamamen yasaklanmasından sonra, esasen kanuna aykırı olan padişah fermanları yoluyla da bir takım eserleri ülkelerine götürebilmişlerdir.

image
Knidos Arslanı götürülürken

Bu noktada padişahların cahil olduklarını, tarihi eserleri hristiyanların ya da putperestlerin hatıraları olduğu için ülkelerinden götürülmesinden keyif aldıkları vs. gibi sığ düşünceler olduğunu da görüyoruz. Hangi padişah döneminde hangi ülkenin Anadolu’dan tarihi eser götürdüğü incelendiğinde, genellikle padişahların ülkenin içinde bulunduğu zor durumdan çıkma ya da ülkeyi rahatlatma adına siyasi olarak yakınlaştığı ülkelerin kazılarının ön plana çıktığı görülmektedir. Bu sıralama kaba taslak İngiltere-Fransa-Almanya ve Amerika şeklindedir. Pahişahların fermanları ya da hediyeleri bambaşka kamsamlı bir araştırmanın konusudur. Ancak padişahların o dönemde isteseler de tarihi eser akışını engelleyemeyecekleri düşünülmemelidir.

1884 yılında, yani Anadolu’dan tarihi eser götürmenin tamamen yasaklanmasından önce, 1/3 kuralını çiğneyerek veya tamamen kaçak yollardan da bir çok tarihi eser yurt dışına götürülmüştür. Bu dönemdeki arkeologların günlüklerinden, faaliyetlerini nasıl gizlilik içerisinde ve tedirginlikle yürüttüklerini, zamanın Aydın valisi ya da Birecik kaymakamı ya da Bergama kazılarına denetçi olarak gönderilen Emin beyden nasıl çekindiklerini ve dirençle karşılaştıklarını görebiliyoruz.

Anadolu’dan Tarihi Eser Götürülmesinin İdeolojik Arka Planı

1880’li yıllarda Türkiye’ye gelen bir çok araştırmacının amacı arkeolojik kazı yapmak değildi. Hatta bir kısmı inşaat mühendisi idi ve arkeolojiden çok fazla anlamıyorlardı. Bunun için o dönem Avrupa’nın sömürgeci zihniyetini iyii anlamak gerekiyor. Bu sözde araştırmacılar, tıpkı Güney Amerikadan ve Afrika’dan ülkelerine gemiler dolusu altın ve köle getiren denizcilerin onurlandırıldıkları gibi onurlandırılmak istiyorlardı. Ülkelerinin tarihi eser kahramanları olmak istiyorlardı. Bu tarihlerden önce bir kaç yüzyıl boyunca Rönesansla ve Aydınlanma ile başlayan Helen kültürü merakı, bir çok Avrupalının merakını zaten Anadolu’ya çekmişti. Anadolu’dan tarihi eser götüren bu araştırmacılar ise Batılıların zaten hikayelerini çok iyi bildikleri antik kentleri ve buralarda buluan eserleri ülkelerine götürerek kahraman ilan ediliyorlardı. Gerçekten de bu araştırmacılar zaman zaman üstün hizmet madalyaları ile ve çeşitli ünvanlar ile ödüllendirilmişlerdi.

Diğer bir ifade ile Anadolu’dan tarihi eser götürme işi bireylerin ya da bir takım zengin şirketlerin özel işleri değildi. Bilimsel arkeolojik araştırma hiç değildi. Bizzat devlet politikalarının uzantıları olarak gerçekleştiriliyorlar ve tek amaçları olan bu eserleri ülkelerine götürme işini gerekirse zaman zaman eserleri parçalayarak götürme şeklinde yerine getiriyorlardı. Türkiye’deki büyükelçilerin zaten bu faaliyetleri bizzat içinde olmasının ötesinde, tarihi eserler savaş gemileri ile ve pazar ülkenin kralının-kraliçesinin vs bilgisi ve isteği dahilinde taşınıyorlardı. Peki siyasetçileri bu kadar tarihi eser meraklısı yapan husus ne idi? Kültür-sanat için can atıyor olmaları mı? Hayır!

Meşhur sömürgeleştirme hareketlerinde Avrupa ülkeleri birbirleri ile kıyasıya bir yarış içinde iseler, ülkelerinde kurdukları müzeler ve bu müzelerin zenginlikleri ile de bu ülkeler birbirleri ile yarışıyorlardı. (Zaten bu  yarış İkinci Dünya savaşına kadar sürmedi mi?) Sanayi devriminin sonuçlarında elde ettikleri ürünleri birbirlerine böbürlenme vesilesi olarak gösteriyorlar, köleleştirdikleri insanları sergiliyorlar ve son olarak da Aydınlanma anlayışının hatıralarını, yani Hele kültürünü müzelere doldurarak yine birbirlerine gösteriş yapıyorlardı.

İşte bu anlayış ile, binlerce yıldır Anadolu topraklarında duran eserleri doğal ortamlarından ayırarak kapalı müze binalarının içerisine hapsetmeye, bunları müzeler için satın alarak piyasa düzeninin içerisine aldılar.

Tarihi Eserler Para Edince Kaçırılmaya Başlandı

Binlerce yıl Anadolu topraklarında duran eserlerin piyasa düzenine ve kapitalist ekonomiye eklemlenmesi, 1900’lü yılların başlangıcı ile birlikte tarihi eser kaçakçılığı faaliyetlerini de körükledi. Bunun neticesinde, Anadolu’dan 1850-1900 arasında bir çoğu kabataslak kayıtlı bir şekilde yurt dışına çıkarına tarihi eserler, artık açgözlü ve hırsızlar tarafından tamamen gizli yollardan kaçırılıyordu. Sayısız tarihi halı, camilerden türbelerden götürülen diğe sayısız eser, antik kentlerden kaçak kazı yoluyla bulunan eserler… Bu küçük hırsızlar tarihi eserleri buluyor ve kaçakçı büyük hırsızlara küçük fiyatlara teslim ediyorlardı. Bu kaçakçı büyük hırsızlar ellerindeki pahabiçilmez eserlerin Avrupa ve Kuzey Amerika’daki müzelere, müzayede evlerine götürüyorlardı. Bu kültür-sanat sevdalısı müzeler de bu eserleri, -burası çok önemli- çalıntı olduklarını bile bile- satın alarak koleksiyonlarına ekliyorlardı. Diğer bir ifade ile müzeler ve diğer kültür-sanat çevreleri kaçakçılardan bu kültür varlıklarını satın alarak kaçakçıları ve küçük hırsızları besliyor, onları daha fazla çalmaya teşvik ediyor, bu piyasayı canlı tutuyorlardı.

Neticede bugün Batı müzelerinde -Anadolu kökenli eserler açısından- çalıntı olmayan ya da bir şekilde kanunlara aykırı olarak götürülmüş olmayan çok az eser vardır.

image
Dolandırıcılık Usulü ile Kaçırılan Çini Pano

Tipik Bir Kaçakçılık Örneği

Bir takım kimserlerin orada daha iyi korunuyor dedikleri bir tarihi eserin klasik bir macerası şu şekilde oluyor:

“Çulsuz, çapulsuz ve bir baltaya sap olamamış genellikle amatör bir hırsız, antik bir kente ya da eski bir eve yasadışı olarak genellikle gece giriyor. Oradaki taban mozaiğini oradan söküp almak için bally diye tabir edilen yapıştırıcıyı kullanıyor ve ayrıca bally kutusunu mozaiğin üzerine koyarak ona zarar veriyor. Eseri bir şekilde yerden söküp çıkarıyor, tarihi eser ticareti yapan tanıdıklarına görece düşük bir fiyatla satıyorlar. Aldıkları para (Tacir para yerine uyuşturucu da verbilir) ile muhtemelen uyuşturucu alıp içiyorlar ya da bir meyhanenin yolunu tutuyorlar. Tarihi eser ticareti yapan kişi, yurt dışı bağlantısı olan daha büyük hırsızla irtibata geçerek, çeşitli örtülere sarılı olan bu eseri, İstanbul, Mersin ya da İzmir’ gönderiyor. Yurt dışı bağlantısı olan bu kaçakçı, eseri bir yük gemisine yüklenecek olan binlerce konteynırın birinin içerisine gizliyor. Tarihi eser taciri de parasını bu kaçakçıdan alıyor, satın aldığı paradan daha yüksek, pazar fiyatına göre düşük bir rakam… Böylelikle yapacağı diğer suç bağlantılı ticarete sermaye ediyor. Gemi yola çıkıyor, neticede binlerce konteynırın tamamını görevliler arayamıyor ve eser kimsenin dikkatini çekmiyor. Amerika’da o konteynırın alıcısı, eseri Amerikadaki kaçakçı/tarihi eser tacirine veriyor. Kaçakçı bu eseri müzayedeye çıkarıyor. Müzayedeki görevliler  bu eserin nereden gelip gelmediğine bakmıyorlar, çalıntı olup olmadığı umurlarında değil, çünkü zaten çalıntı veya suçla bağlantılı olduğunu biliyorlar. Kayıtlı bir eser olmaması ve Türkiye’nin bu çalıntı olayından haberdar olmaması içlerini daha da rahatlatıyor. Amerikan’da bir müze bu esere en yüksek fiyatı vererek satın alıyor. Parayı esere değil, kaçakçıya veriyor. Müzayede evi de pastadan payını alıyor unutmadan. Amerikadaki kaçakçı işlerini büyütüyor, çevrede itibarını artıracak işlere imza atıyor. Amerikan müzesi de eserin çalıntı olduğunu pekala biliyor, anak umursamıyor, işine geliyor. (Not: Hikaye Orpheus mozaiğinin öyküsüne benzemekle, birebir o öykü değildir, temsildir.)

İşte yurt dışı müzelerde daha iyi sergilenen, itibarımızı artıran eserimizin klasik bir yolculuk öyküsü bu şekilde.

image
Sidemara Lahdi-Eros Başı
image
Orpheus Mozaiği ve Bally Kutusu izi (Ortadaki beyaz boşluk)

Yazımızı başında sergilenen savlara karşı tezlerimizi aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz;
1- Efesteki antik kenti gezen bir kişi ile, Pergamon müzesini gezen ya da British museum’da halikarnas eserlerini gezen biri aynı hisleri duyabilir mi? Efes’te eserler antik kentin içerisine olduğu için yani doğal ortamında olduğu için ziyaretçiler gerçekten o dönemlere gider, ayrıca eserlerin birbirleri ile olan ilişkisini anlayabilir. Doğal ortamlarından koparılmış antik kent eserleri ise, adına müze dense de bir takım depolarda amacına hizmet edememektedir.
2- Orpheus Mozaiğinden, Sidemara Lahdinden koparılan Eros başından, Zeugma’dan kaçırılan mozaiklere verilen zarardan ve diğer bir çok örnekten yola çıkarak, kaçakçılar tarihi eserlere çok ciddi zararlar vermektedir.
3- Batıda bir çok müze ellerine kaçak yollardan ulaşan eserlerin bulunma yerini açıklayamadığı için bu eserler bilim dünyası için büyük bir kayıp anlamına gelmektedir. Ayrıca eserin tam olarak hangi noktadan çıkarıldığı ve diğer buluntularla ilişkisi araştırılamadığı için, bilim dünyası için bu eser çoğu zaman sadece bir süs olarak görev yapmaktadır.
4- Kaçakçıların ve hırsızların mallarını satın alan Batı müzeleri ve kültür-sanat çevreleri, hırsızları ve kaçakçıları finanse etmektedir.
5- Türkiye’deki bir çok başarılı müze ve antik kentten yola çıkarak, yurt dışına görütülmüş olan eserler Anadolu’da olsa idi, mutlaka onlarında yeri zamanı gelince kıymetlerine yakışır şekilde sergilenebilecekleri kabul edilmelidir. (Zeugma – Çingene Kızı dünyada en iyi sergilenen eserlerden bir tanesidir ve bugün Mona Lisa tablosu dahi o kadar başarılı sergilenmemektedir.)
6- Bilinçsiz toplum, eserlerin kaçırılmasının haklı bir göstergesi olamaz. Gelecekte müzelerimize ilgi göstermeye başlayacak nesiller adına dahi olsa, kültür varlıklarımızın yurt dışına çıkarılmasına ve kaçırılmasına karşı olmamız gerekir. Çünkü bir kere kaçırılan eserin geri getirilmesi çok zor olmaktadır.
7- Türkiye’de kültür varlıkları, Batıdaki kültür-sanat çevreleri hırsızlık malı olduğunu bile bile satın aldıkları için çalınmaktadır. Yani bir nevi hırsızlar zaten o eserleri müzelerinde koleksiyonlarında sergileyen iyi giyimli ve kravatlı kişilerdir.

Türkiye’de kültür varlıklarının çok daha iyi korunması ve sergilenmesi gerektiğini pekala kabul ediyoruz. Ancak bu durum onların çalınıp götürülmeleri için hiç bir zaman haklı bir gerekçe olamaz. Evinizde, düğününüzde takılan altın bilezikler birden çalınsa, bir kaç gün sonra onu siz komşunuzun vitrininde öylece görseniz, bravo adama ne güzel de sergiliyor, suç bizim hanımın çaldırmasa idi mi derdiniz, yoksa onları oradan almak için ne gerekiyorsa onu mu yapardınız? Bu kültür varlıkları hepimizin! Bu eserler torunlarımızın, geleceğimizin!

Nasrettin Hoca aslında bütün meseleyi özetliyor: “Hırsızın hiç mi suçu yok!

Tuncay Günaydın – 14.12.2015

image
Zeugma’dan Çingene Kızı

Pin It on Pinterest

Menü
Yitik Miras
Menü